9 Aralık 2009 Çarşamba

belgin e cevap


hilafet hakkında ki görüşlerini bizle paylaşan belgin hanıma ithafen
belgin arkadaşım ın bu kadar kesin bilgieri nerden aldığını buldum iş yalaklaıkla alakalıymış ismet inönüye ve zamanın hükümetine yalakalık olsun diye kaldıralan hilafetin dinle alakası yok kuran bundan bahsetmez diyen mo dönem millet vekili mehmet seyyit beydir. bu adam vekillikten önce yazdığı hilafet anlayışıyla sonra yazdığı hilafet arasındaki çelişki ordatadır.ve benim saf niyetli arkadaşım belgin sadece bu adamın deyim görüşlerini göz önüne alarak kesin bilgi sarfetmiştir.belgin hanımın yanıldığını buradan ortayakoymya çalıştım umarrım bu yazı kenbdine ulaşır ve okur bu yazıyı........ makaleyi dikket ve itina ile okuyunuz!!!!!!!!!!!!!

HALİFE SÖZCÜĞÜ NÜN GEÇTİĞİ YERLER
Halife’nin çoğulu halâif ve hulefâ’dır. İstihlâf ise, birini halife (temsilci/ardçı) kılmak anlamındadır. H-l-f (halefe) kökünden türeyen kelimeler Kur’an’da çokça (127 yerde) geçer. Ama konumuzla direkt ilgili olarak halife kelimesi Kur’an’da 2 yerde (2/Bakara, 30 ve Sâd, 26), halife’nin çoğulu halâif 4 yerde (6/En’âm, 165; 10/Yûnus, 14, 73; 35/Fâtır, 39), Hulefâ kelimesi de 3 yerde (7/A’râf, 69, 74; 27/Neml, 62) geçer. İstihlâf kelimesi ise Kur’an’da 4 âyette (6/En’âm, 133; 7/A’râf, 129; 11/Hûd, 57; 24/Nûr, 55) zikredilir. Yine konuyla dolaylı ilgili half kelimesinin de 2 âyette (7/A’râf, 169; 19/Meryem, 59) geçtiği görülmektedir.

BURDA HALİFE İYİ İNCELELNMELİDİR DETAYLARI BİZZAT ANLATABİLİRİM

Seyyid Bey’in Kısaca Hayatı


Seyyid Bey’in asıl adı Mehmet Seyyid’dir. Seyyid Bey, 1873 yılında İzmir’de doğdu. II. Meşrutiyetin ilanından sonra kurulan Meclis-i Mebusuna iki dönem İzmir mebusu olarak katıldı. Daha sonra Ayan Meclisi-Senato üyeliğine seçildi.
Cumhuriyetin ilanından sonra da İzmir mebusu olarak TBMM’nde
görev yaptı. Cumhuriyet döneminin ilk kabinesi olan 1. İsmet İnönü
Kabinesinde Adliye Vekili oldu.
Hilafetin kaldırılması Mecliste tartışılırken adliye vekili idi. Adliye
vekili olarak Mecliste hilafet hakkında uzun bir konuşma yaptı. 1924 yılında
vefat etti.[2]


Hilafet Hakkındaki Görüşleri iki şekilderdir öncesi sonrası

Seyyid Bey’in kısaca hayatından bahsetmemizin sebebi onun ilim adamı olduğu gibi, aynı zamanda bir siyaset adamı olduğunu göstermektir. Onun hem bir bilgin ve hem de bir politikacı olduğunu altını çizerek belirtmemizde fayda vardır. Çünkü o, hilafet meselesine ayrı iki pencereden bakarak farklı iki çeşit hilafet ortaya koymuştur. Onun ilim adamı, fıkıhçı ve büyük bir İslam hukukçusu olarak hilafet hakkındaki görüşlerini 1333/1917 tarihinde yayınladığı Usul-i Fıkıh-Medhal adlı eserinde görüyoruz. Siyasetçi
ve politikacı olarak hilafet görüşlerini ise 1924 yılında hilafetin kaldırılması
için TBMM’nde yaptığı konuşmada görüyoruz. Bu iki görüş birbirinden
farklıdır. Farklı olduğunu her iki kaynaktan, yani hem kitabından ve hem de meclisteki
konuşmasından naklederek açıklamaya çalışacağız. Yalnız mukayeseye
geçmeden evvel Seyyid Bey’in nasıl bir inkılâp taraftarı olduğunu öğrenme
bakımından onun mecliste yaptığı konuşmadan bir bölümünü buraya almada fayda vardır. Seyyid Bey bu konuda şöyle söylüyor:


“Dediğim gibi İslam tarihinde büyük bir inkılâp yapıyoruz. Diyebilirim ki, bundan daha büyük bir inkılâp olamaz. Zihinlerin bununla çok meşgul olması, inkılâbın azameti ve büyüklüğündendir. Kalpler endişe ve tereddüt içindedir. Bunun için hepimizin vicdanı ve izanı istiyor ki, mesele tümüyle açıklansın, ortaya konsun, dost, düşman herkes ne yaptığımızı ve ne yapmak istediğimizi bilsin, şuurlu mu, şuursuz mu yaptığımızı anlasın.
Büyük Meclis, hilafet meselesinin dini ve siyasi mahiyetini bilerek mi karar alıyor, yoksa bilmeyerek mi? Bu konular tamamıyla açıklığa kavuşsun. Çünkü tekrar ediyorum, mesele hakikaten gayet mühimdir. İslam dünyasında şimdiye kadar böyle bir inkılâp olmamıştır. Değil İslam dünyasında, bütün yeryüzünde meydana gelen inkılâpların en büyüğü, en mühimidir. Bunun için zihinlerde ve fikirlerde şüphe ve tereddütler bulunmamalıdır. Meseleyi bilerek halletmek gerekir. Gerek dini ve gerekse siyasi yönünü bizim bilmemiz lazım gelir.”[3]
Seyyid Bey’in bu konuşmasından anlaşıldığı gibi, o yapılan değişiklikleri yeryüzünün en büyük inkılâbı olarak görmektedir. Böylece onun şiddetli bir inkılâp taraftarı olduğu söylenebilir. Şimdi Mehmet Seyyid’in iki eserine dayanarak onun hilafet hakkındaki görüşlerini öğrenmeye çalışalım.
Hilafet Hakkındaki Görüşlerinin Mukayesesi
Seyyid Bey, Medhal adlı eserinde hilafeti şöyle açıklıyor: “Hilafet luğatta bir kimseye halef olmak manasınadır. Emiri’l-Müminin ve İmami’l Müslimin olan zat-ı muhterem, Hz. Peygambere halef olduğu için kendisine halife ıtlak olunmuştur. Nerede ve ne maksatla halef olduğunu izahat-ı atiye gösterecektir.

“Hilafet” ıstılahta “imamet” müradifidir. (eş anlamlı, sinonim). Namazda cemaate imam olmak manasına olan imametten tefrik (ayırmak) için buna İmamet-i Kübra denir. Büyiik araştırıcı Sadruşşeria’nın Tadilü’l Ulumu’nda Mevakıf ve Makasıd gibi en meşhur ve en muteber kelam kitaplarında imamet şu suretle tarif olunuyor: “İmamet, Hz. Rasü-i Ekrem’den halef olarak dini ve dünyevi işlere umumi riyasettir.”

Müctehidlerin sonu imam İbn Hümam da kelam ilmine dair olan Müsayere adındaki seçkin eserinde imameti, İslam milleti üzerinde amme tasarrufuna sahip olmaktır, diye tarif ediyor.
Bu iki tarif, lafzen ve mefhumen müteğayir (başka) iseler de netice itibariyle ikisinin de delalet ve manaları birdir. Zira evvelki tarifte geçen “umumi riyaset”te İslam milleti üzerinde tasarruf hakkı bulunmayacaksa riyasetin anlamı kalmaz. İkinci tarife göre “amme tasarrufuna sahip olmak” hususu da “umumi riyaset” siz meydana gelmez... Birinci tarif kelam ilmine, ikinci tarif ise fıkha daha uygun gibi gözükmektedir. Adı geçen İbn Hümam müctehid derecesinde büyük bir hukukçu olduğu için ikinci tarifi tercih etmiştir.[4]
Seyyid Bey, mecliste yaptığı konuşmasında ise hilafeti şöyle açıklamaktadır: “Benim asıl maksadım, meselenin dini yönünü; İslamiyet’in hilafet meselesi hakkındaki telakki tarzını izah etmektir. Siyasi yönünü açıklamak maksadımın dışında kalmaktadır. Ben ona karışmam. 0 tarafını Büyük Meclis bilir.
İlkönce şunu arz edeyim ki, hilafet meselsi diııi olmaktan çok dünyevi bir meseledir. İtikadi meselelerden değil, millete ait haklar ve kamu menfaatlerindendir, itikadla ilgisi yoktur...
Her şeyden evvel şu noktayı arz edeyim ki, hilafet hükümet demektir. Doğrudan doğruya millet işidir, zamanın gerektirdiklerine tabidir. Onun içindir ki, Hz. Peygamber Efendimiz vefat ettikleri zaman ashab-ı kiram hazretlerine hilafet meselesini açıklamamışlardı.”[5]
Görüldüğü gibi Seyyid Bey, kitabında hilafeti, Hz. Peygamberden
halef olarak (O’nun arkasından giderek) din ve dünya işlerinde kamuya
başkanlık yapmaktır, diye tarif ederken mecliste yaptığı konuşmasında ise hilafetin dinle ilgisi bulunmadığını, onun dünyevi bir mesele olup doğrudan
doğruya milletin işi olduğunu ve zamanın gereklerine tabi bulunduğunu açıklamaktadır. Burada bu iki ifadenin birbirinden çok, çok farklı şeyler olduğu açıkça görülmektedir.
Diğer taraftan Seyyid Bey, kitabında İslam dininin, hem diyaneti ve hem de siyaseti kapsadığını açıkça itiraf ederek şöyle diyor: “Birinci bölümde şer’i hükümlerin Hz. Peygamber tarafından nasıl konulduğunu açıklarken demiştik ki, İslam dini, hem diyanet ve hem siyaseti cami olan (kapsayan) yüce bir dindir. Hz. Muhammed yalnız şeriatı koymakla iktifa buyurmadılar; bir taraftan şer’i kanunları vaz’ ve tebliğ ettiler; diğer taraftan
da o şer’i kanunların uygulanmasını bizzat üzerlerine aldılar. Milletin mesalihini-faydasını gözetip ümmetin kamu işlerini yürüttüler. Etrafa vali ve kadı tayin ettikleri gibi, cihad işinde de başkomutanlık görevini bizzat ve bilfiil ifa ettiler. Bu ise ehl-i İslam üzerinde amme tasarrufu demektir ki, İslamiyet’in siyasi yönüdür. Müsayere adlı kitabın şerhinde buna, “nübüvvet” üzerine oturmuş-yerleşmiş “imamet” denilir ki, zamanımız örf ve ıstılahınca
hükümet tabirinden kast olunan manadan başka bir şey değildir... İşte şu zikrolunan siyaset, imamet ve hükümet de Cenab-ı Peygamber’e halef olduğu için İmamü’l-Müslimin hazretlerine halife, sahip olduğu sıfat ve makama da hilafet adı verilmiştir.[6]
Seyyid Bey, burada hilafeti İslam dininin bir parçası sayıp onu peygamberlik üzerine oturturken ve zamanımızda buna hükümet tabir edildiğini söylerken bu konuda meclisteki konuşmasında ise hilafet şekli hakkında Kur’an-ı Kerim’de hiçbir ayetin bulunmadığını, hükümet ve memleket idaresi hakkında sadece iki prensip yani şura ve emir sahiplerine itaati getirdiğini ifade ederek şöyle diyor.

“Muhterem efendiler, asıl dini kanun olan Kur’an-ı Kerim’e müracaat
ederseniz görürsünüz ki, bizim hilafet şekli hakkında hiçbir ayet-i kerime yoktur. Kur’an-ı Kerim hükümet ve memleketin idaresi konusunda bize iki düstur gösteriyor: Biri bugün medeniyet âleminde yürürlükte olan meşveret (şura) kaidesidir ki, bunu Kur’an bize 1300 sene evvel ortaya koymuştur. 0 da “Onların işleri kendi aralarındaki şura iledir.”[7]

Kuran’da zikredilen ikinci düstur da ulu’l-emre (devlet başkanına) itaattir. Kur’an-ı Kerim’de “Allah’a, Peygamber’e ve içinizden emir (idare) sahibi olanlara itaat ediniz.”[8], buyrulmaktadır. İşte bu ikinci düsturdur. Bu da anarşiyi, hükümetsizliği ortadan kaldırmak ve uzaklaştırmak içindir... İşte memleketin idaresi konusunda Kur’an-ı Kerim’de bu iki ayetten başka bir ayet yoktur.”[9]
Burada Seyyid Bey, İslam hilafeti hakkında hiçbir ayet yoktur ve Kur’an bize hükümet ve memleket idaresi hakkında iki düstur getiriyor derken doğru konuşmuyor. Üzülerek söylemek mecburiyetindeyim ki, Kur’an-ı Kerim’i veya İslamiyet’i eksik tanıtıyor. Burada bir parantez açarak meseleyi iyice anlamakta fayda vardır.
Zaman, zaman Kuran’da şu var ve şu yok, gibi ifadeler kullanılır. Bu ifadeler eksiktir. Çünkü Kuran’da bir şeyin var olduğunu görecek ve gösterecek gözlere ihtiyaç vardır. Çünkü Kur’an, bir ahkâm ve kanun kitabından daha ve ziyade delil kitabıdır. Kuran’da bazı hüküm ve kanunlar yanılgıyı, şaşırmayı ve sapıklığı önlemek için, Allah’tan bir lütuf olmak üzere açık ve zahir olarak gelmiştir. Ayette bu husus, “Şaşırırsınız diye Allah size (hükmünü böyle) açıklıyor.”[10] şeklinde ifade edilmektedir. Şu halde bazı konularda sadece kıyas yaparak veya aklımızı kullanarak anoloji yoluyla ihtiyacımız olan hükümleri bulmamız mümkün olmayabilir. Bu durumda Allah onları bize açık bir hüküm olarak bildirmektedir. Bunun dışında kalan hükümleri, müslümanlar kendilerine
hidayet kaynağı olan Kuran’dan ictihad ederek, bulacaklardır.
Sohbetlerde, konuşmalarda, konferans ve tartışmalarda her zaman şahit olduğumuz bir husus vardır. Kuran’da hukuk olmadığı, siyaset ve ticaret olmadığı söylenip durulur. Hatta Kuran’ın bir kanun kitabı olmadığı ifade edilir. Bunlar bir bakıma eksiği ile beraber doğru olabilir. Fakat bu görüşte olanların Kuran’a bakış tarzları yanlıştır. Tabir caiz ise böyleleri Kuran’a şaşı bakmaktadırlar. Aynı mantığı devam ettirecek olursak, yani her hangi bir konuda açık-zahir ayet isteyecek olursak, bunların kafasıyla Kuran’da namaz yok demek de mümkündür. Çünkü namaz Kuran’da “salat” kelimesi olarak geçer ki, bu da dua demektir. Yani buna göre Kuran’da duayı yerine getirin şeklinde ayetler var mı diyeceğiz? Kuran’da hukuk yok diyenler, Kuran’da siyaset yok diyenler aslında Kuran’da namaz yok demiş oluyorlar. Fakat bunun farkında değiller.
Namazın efali hakkında Kuran’da geçen kelimeleri sayacak olursak, sanırım bunlar kıyam, kıraat, rüku’ ve secde gibi bir kaç kelimeden ibarettir. Buna göre Kuran’da siyaset, ticaret, iktisat ve aile hakkındaki ayetler ve kelimeler ise pek çoktur. Bunların yüzlerce olduğunu söyleyebiliriz. Seyyid Bey’in yönetimle ilgili sadece iki ayet vardır, demesi son derece yanlıştır. Çünkü ben şimdi yönetimle ilgili olan bazı ayetleri burada vereceğim ki, bunların iki tane olmadığı böylece ortaya çıkacaktır. Hepsini anlatıp döküp saymam tabiidir ki, mümkün olmaz. Kur an da siyaset, hilafet, hükümet veya yönetim ne derseniz deyin bunlarla ilgili bazı kelimeler şunlardır. İmam,[11] ümmet,[12] Halife,[13] ülü’l-emr,[14] itaat,[15] bey’at,[16] kavm,[17] velayet,[18] şura,[19] adalet,[20] ihsan[21] emanet,[22] ehliyet,[23] hüküm,[24] gibi kelimeler hep yönetimle ilgili ifadelerdir. Bunlardan başka daha pek çok kelime ve terimler vardır. Birinci, ikinci veya üçüncü dereceden ilgili olanlarını da bulmak mümkündür. Ancak biz iddiamızı ispat bakımından bu kadarıyla yetinmek istiyoruz.
Burada Kuran’ı doğru anlama bakımından bir hususa açıklık getirmek çok faydalı olacaktır. Daha önce ifade ettik: Kur’an, hüküm-kanun kitabı değil, müslümanlar için bir delil kitabıdır; muhtaç oldukları hükümleri müslümanlar kendileri çıkaracaklardır. Her bir ayet mutlaka bir bilgi ve bir hüküm sunmak için gelmiştir. Her bir ayet, kesinlikle bir mana, bir bilgi veya bir hüküm taşır. Burada mukatta harflerinin taşıdığı bilgi nedir diye bir soru akla gelebilir. Hemen söyleyelim ki, harfler bir sestir, bir titreşimdir. Bunlar bu mukatta harfleri Kur’an okuyana, Kur’an yalnız mana olarak Allah’tan değil, ses olarak, lafız olarak da Allah’tandır, demektedirler. Yoksa harflerin bir anlamı yoktur.
Kuran’da sadece manası zahir ayetler yoktur. Açık-zahir ayetlere dayanan zahiri anlayışı, yani zahiri ekolünü ehl-i sünnet adı verilen ekol
sapık olarak nitelemiştir.
Bu sebeple Kuran’da 5, 10, 50 veya 500 ahkâm ayeti var sözü de yanlıştır. Bu ifade, maksadı tam yüzde yüz bir şekilde ortaya koyamamaktadır. Bu sözün doğru açılımı şöyledir. Kuran’da açık hüküm getiren mesela 500 ayet var dersek daha doğru olur. Bu konuyla ilgili olarak Ahmet Hamdi Akseki, müçtehitlerin Kur’an ve Sünnetin hepsini bilmesinin şart olmayıp sadece ahkâm ile ilgili ayet ve hadisleri bilmesinin yeterli
olacağını anlatırken şunları söylemektedir:
“(Müctehid)in Kitap ve Sünnetin bütün muhteviyatını bilmesi şart olmayıp, fıkıh ve hükümler ile alakalı ayet ve hadisleri bilmesi gerekir. Gazali ile İbn Arabî, Kur’an-ı Kerimde, bu manada beş yüz ayet bulunduğunu zikretmişlerdir. Ancak bu rakam, doğrudan doğruya hüküm getiren, fıkıhla alakalı bulunan ayetlere aittir. Yoksa delalet, işaret, iltizam yoluyla kendilerinden hüküm çıkarılabilecek ayetler pek çoktur. Anlayış, kavrayış ve zekâ sahibi kimseler, kıssa ve hikâyelerden bile hüküm çıkarabilirler.”[25]

Netıce


Netice olarak her bir âlimin yapacağı şey gerçekleri olduğu gibi göstermek olmalıdır. Çünkü ilim, teoriktir ve nazaridir. Nazari olan bir şeyin kimseye bir zararı dokunmaz. Önemli olan pratik ve uygulamadır. Allah, ayette şahitliği (gerçeği) saklayan kimselerden daha zalim bir kimsenin bulunmadığını bildirmektedir.[26] Saklamak söylememek ve bildirmemek insanı zalim yaparsa, yanlış söylemek, varı yok, yoğu ise var göstermek her halde ondan daha kötüdür.



[1] Bu tebliğ, “Türk Hukuk ve Siyaset Adamı Seyyid Bey Sempozyumu” D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi 16 Mayıs 1997 tarihinde sunulmuştur.
[2] İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, I, 177
[3] İsmail Kara, a.g.e. I, 177
[4] Seyyid Bey, Usul-Fıkıh Medhal, 107–108
[5] İsmail Kara, a.g.e. I, 180–181
[6] Seyyid Bey, a.g.e. s. 108
[7] Şura 42/ 38
[8] Nisa 4/ 59
[9] İsmail Kara, a.g.e. I, 181–182
[10] Nisa 4/ 76
[11] Bakara2/ 124
[12] Ali Imran3/ 104; Yunus 10/ 47
[13] Sad38/ 26
[14] Nisa 4/ 59
[15] Nisa 4/ 59
[16] Mümtehıne 60/ 12
[17] Araf7/ 159
[18] Enfal8/ 72
[19] Ali Imran3/ 159; Şura 42/ 38
[20] Nahl 16/ 90; Nisa 4/ 135
[21] Nahl 16/ 90
[22] Nisa 4/ 58
[23] Nisa 4/ 58
[24]Nisa 4/ 58
[25] M. Reşit Rıza el-Hüseyni, İslam’da Birlik ve Fıkıh Mezhepleri, çev: Ahmet Hamdi Akseki, Türk Tarih Kurumu Basımevi Ankara–1974, s. 205.
[26] Bakara 2/ 140

^^ İLgİnç TeorEM^^

^^ İLgİnç TeorEM^^

‘’Size garip gelebilir ama denizin en durgun hali tusunami nin gecenin en karanlık hali de şafağın habercisidir’’ yani hiç beklenmedik anlarda neler olabileceğini tahmin edemeyiz bizim yapmamız gereken araştırmak ve bilgiler arasında diyalog kurup birbirleri ile ilişkilendirip gerçeğe ulaşma çabası içerisinde olmaktır.
Peki ya ölüme çare bulunurda insanlar ölümsüzleşirse ne olacak bunu hiç hesaba kattınız mı?teoremde ölüme çare bulunduğu ve teknolojinin tüm imkanlarımızı sağlar hale geldiği tesbitinde bulunuyorum ve o zaman ne olacak kıyamet mi kopacak hayır işte o zaman yeni gezegenler keşfedilmiş olacak insanoğlunun yaşam alanı genişleyecek öyle ki insanların zihin ve göz güçleri gelişecek istediklerini görebilecek istediklerine anında sahip olabilecekler bu da bize cennette vaat edilenle aynı şey değil mi?hz adem e tüm bu imkanlar verildi yani o cennetle müşerrefti ama yanlış yaptı ve bu imkanları elinden alındı hz Adem in beyin gücü her şeyi kavrayabilecek nitelikte idi yani istediğine anında sahip olabiliyor istediğinin anında gerçekleştirebiliyordu hz adem bu imkanları kaybetti ve hz adem in nesli olan bizlerde bu hazır imkanlardan mahrum kaldık.yani insanoğluna bu imkanlar verildi her şeye sahip olma niteliğindeydi kısacası cennet te bize verilecek olan tüm imkanlar zaten verilmişti ama bu imkalar alındı ve insanoğlunun sıfırdan bir başlangıç yapması sağlandı böylece insanoğlu bir sınava tabii tutulacak ve sınavda başarılı olanlar cennet in imkanlarından yararlanacaklardı, bu sınavı kale almayanlar başarı olanağı elde edemeyenler de cehenneme gönderileceklerdi cennet zaten insanoğlunun elinde olduğundan onu arama ve ona ulaşma çabası içinde olanlar zaten cennetlerini bulacaklardı bunun için çaba sarf etmeyen insanlığa hiçbir faydası olmayan bir asalak gibi diğer insanlar üzerinden fayda sağlayıp boş işlerle ve zevkle bir hayat geçirenler ise cennete ulaşamayacaklardı. Peki ya bu cennetlik ve cehennemklik olan insanları nasıl ayırt edeceğiz ve ya cennete ulaşmak için neler yapacağız bunların cevapları yüce kitap kur-an ı kerim de bir bir anlatılmaktadır.ilk ayetinde dediği gibi önce temiz olacaz sonra da okuyacağız okumak demek çok geniş bir kavram içeriğindendir bunu kendimizde idrak edebiliriz yani ilim edinmek manasına gelen okuyunuz emri bizleri refaha ulaştıracak ilk yol olacaktır bu ilim edinme her alandan da olmalıdır allah cc bize bir beyin vermiş ve yapılan araştırmalar neticesinde anlıyoruz ki biz bu beynin sadece % de 3 gibi ufak bir bölümünü kullanmaktayız buda demektir ki beynimizin yarısını veya daha fazlasını kullanma yetisine sahip olduğumuz zaman her imkana sahip olabileceğiz.Kısaca cennet elimizde ama hazır vaziyette olmadığı için bizler bunun farkında değiliz demek ki vaad olunan cennete sahip olmamız için çalışacak ve gayret göstereceğiz neyse ki durum bununla sınırlı değil tabii yaradılışta belli bir miktarda insan yaradıldı ve bu insanlar doğdular yaşadılar öldüler reenkarnasyon denilen bir döngü ile tekrar var olmaya başladılar bu son din olan İslam dan sonra vukuu buldu yani İslam a kadar insanlar döngü içinde değildi bu zaman dan sonra bir döngü içerisine girildi yani hz adem ve ondan sonra gelen tüm insanlar hz Muhammed sav ümmeti olma şerefine eriştiler.basit bir ifade ile anlatacak olursam diyelim ki 100 milyar insan vardı bu insanlar çeşitli zaman dilimlerinde dünyaya geldiler yaşadılar ve öldüler bu İslam dinin gelişene kadar böyle devam etti İslam dinin den sonra bu zaman dilimlerinde yaşamış olan insanlar tekrar tekrar var oldular ve var olmaya devam ediyorlar ta ki izahını yukarıda yaptığım sonsuzluğun im kanlarına kavuştuğumuz o zamana dekte varolacaklar. sonra bu bahsi geçen 100 milyar insan nın hepsi var oluyor demiyorum çünkü cehennemle tanişacak olan insanlarda var bu insanlar reenkarnasyon denilen imkandan yararlanamıyorlar yani canlarını tekrar alıyorlar ama toprak dışına çıkamıyorlar bu yeraltında onlara birer cehennem azabı olarak dönüyor. Yani yeryüzüne toprak üstüne çıkamıyorlar ve toprağın en dibine iniyorlar ki orası da cehennem … bu anlattıklarımın birçoğunu bilim adamları günümüzde kanıtlamış durumdalar örneğin rus bilim adamlarının cehennemin yeraltında olduğunu iddaa etmeleri gibi ölüme çare bulunması einstein nin izafiyet teorisi ile ilişkilendirebiliriz, peki Moskova da tüm dünya bilim adamlarının ortak çalışma yaptığı zaman makinesinden haberiniz var mı bu makine tamamlandığında zamanda yolculuk mu yapacaklar bir nevi öyle denilebilir ama bu makine ile geçmişi bir vidio kaydı gibi izleyecekler ve kimin kim olduğunu geçmişte neler yaptığını insanlara sunacaklar yani herkes kendi cd sini alıp izleyebilecek bu makine reenkarnasyon denilen tekrar var oluşun bir ispatı haline gelecek. izafiyet yani görecelik kavramından bahsedecek olursak insanoğlunun zaman da yıprandığını ve yaşlanıp yok olduğunu idda eder yani ikiz olan kardeşlerin birini uzay mekiğine koyup atmosfer dışına gönderir diğerini dünyada bekletir bu uzay da olan kişi dünyanın dönüşüne uygun olarak dönmeye devam eder dünyadaki normal yaşamına dünya zamanı ile 10 yıl geçer ve bu ikiz kardeşleri dünyada buluşturur bu kardeşler arasında tam 10 yıllık bir zaman farkı olduğu bellidir dünyada ki en az 8 yıl daha yaşlı görünmektedir yani zamanla baş edebilir ve yaşlanmayı önleyip ölüme çere bulabiliriz bu anlattığım insan ömrünün uzanışı değil tamamen ölümsüzlük sonsuz var oluştur. tüm hastalıklara çare bulunur insan organlarının kendini yeniler hale gelmesi sağlanır ve insan beyni ile oynanıp genetik olarak insan tamamen iyi duygularla beslenmiş hale getirilir dünya sınavında başarısız olan insanlar ise toprak altında kalır ve reenkarnasyon orada bunlar içinde gerçekleşir yani ölmek ve anında tekrar dirilmek tir bu …yanarlar azap çekerler ölürler anında tekrar dirilirler tekrar azaba tabii tutulurlar ve bu kafirler için sonsuz azap olacaktır, iyi olanlar ise reenkarnasyonla var olurlar dünya bu iyi insanlarla dolar yani cennetliklerle bu cennetlik olan ameli salih insanlar da sonsuz bir mutluluk yaşamı elde ederler.
Biraz karışık anlattım umarım izah edebilmişimdir.yani bu iyi olan insanlar beyinleri temizlenmiş tamamen iyi duygularla doldurulmuş birer canlı haline gelecekler. Düşünün bu cennete olduğu gibi ve her istekleri olacak yani insanoğlu kendi cennetini kendi kuracak başta söylediğim gibi zaten ortada bir cennet vardı ama kaybolmuştu bunu tekrar oluşturmak yine bize düşecek sadece gerçeklerle birebir hayal etmeyi deneyin rüyaların hayallerin neden var olduğunu düşünün yeter.
‘’ HERŞEYİN EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR’’

Teori bunlarla sınırlı değil her biri detaylandırılmış birer iç bilgilerdir kabataslak izah etmeye çalıştım anlatabildiğim kadar.. daha ayrıntılı olarak yazmaya çalışacağım bu İLgİnç TeorEM de çalışmalarımı sürdürmeye devam etmekteyim..
tüm okurlara saygılar

TOPRAK 

RUH VE EVRİM

RUH VE EWRİM
Ruh Nedir:
Ruh; insana hayat veren ve onu; düşünen, anlayan, idrak eden bir kişi haline sokan maddi olmayan, ölümsüz ve ebedi varlıktır. İnsanlık tarihinin belki de ilk dönemlerine kadar uzanan ve insanları üzerinde düşündürmeye sevk etmiştir. Ruh hakkında ileri sürülen bütün görüşler kabule ve redde açıktır. Çünkü mutlak bilgi anlamında bir bağlayıcılıkları yoktur. Beden, anne karnında belli bir olgunluğa erişince, rûha sahip olur.tektir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. İcraatıyla ve tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur; fakat mekânı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Bütün işleri aynı anda idare eder; bir iş, diğerine engel olmaz. Platoncular ise, ruhu ilahlarla soy birliğine sahip, madde ve cisimden soyut bir tözsel(dışa vurum) ilke olarak kabul eder.
’’’ Hani Rabbin meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım." "Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secdeye kapanın." (Sad Suresi 71-72)’’’
‘’’Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir."(İsra Suresi 85)’’’’
Ve Ruh, bedenle birlikte gelişir, olgunlaşır ,kişilik kazanır. Zaman bedeni yıpratır, fakat ruh zamanın yıpratıcılığından etkilenmez.Zamanın etkisiyle yok olan bedenden arda kalan ruh olgunlaşma evresini ilerletebilmek için yeni bir beden e ihtiyaç duyacaktır ve bu ihtiyacını her evrede tekrarlamaktadır yani ruh belki 10 larca belki 1000 lerce beden değiştirecektir ve bu safhada gerçek olgunluğa erişecektir Adem olacaktır.Kişinin iyi işleri, ibadetleri , çalışmaları yaptığı bütün uğraşları ruhu güzelleştirir, kuvvetlendirir ve olgunlaştırır. Bunların aksi ise ruhun gelişimini engeller ve ruh olgunlaşamadığı için cennet ‘e ulaşamaz
Ruh göçü:
Ruhların beden değiştirerek dünyaya tekrar tekrar gelmelerine denir.Ruhun bir defa dünyaya gelmesiyle evreni tanıması ve ruhun tam manası ile olgunlaşması mümkün değildir. Bunun için bir beden ölünce ruhu yenisine geçer. Bu yeni bedende ruh öncekine oranla daha da olgunlaşır. Söz konusu intikal her ömrün sonunda başka bedende gerçekleşebilir.ruh sadece insan bedeninde kendini yeniler ve geliştirir. Bun da dişilik yada erkeklik farkı söz konusu değildir.Ruh her gelişinde farklı biri olma özelliği taşır farklı statülerde olan ruh her yeni bendende daha da olgunlaşmıştır.Ruh evrim süreci yaşamaktadır ve sonunda en olgun bir şekli alacaktır.
Evet bir evrim süreci yaşanmaktadır lakın bu evrim sürecini yaşayan ruhtur beden değil ama iyi bir inceleme sonucunda şu farkı idrak ediyoruz, insan bedenide gittikçe daha değişik bir hal almaktadır bu evrim değildir sadece insanoğlunun iklim koşullarının değişikliği ile oluşan bir vücut değişimidir. Örneğin farklı iklim çevrelerinde yaşayan insanların değişik vücut şekilleri ile ön plana çıkmaları gibi(Çinli,Japon ,İtalyan, Rus, Arap,).Ama insan bedenide giderek en güzel ve idaal şekli almaktadır bu ufak değişim evrim olarak nitelendirilemez..
Ruh evrimi tamamladığında kıyametin oluşumu olacaktır.Zaten güneş sistemini 5 milyar yıl sonra yok olacağı yapılan bilimsel araştırmalarda ifade edilmektedir.Bu bu parçalanma big bang gibi hatta çok çok daha büyüğü olacaktır bu erenin yok olacağı anlamına değil daha idaal bir biçim alacağı anlamına gelmektedir. Ve bundan insanoğlu etkilenmeyecektir çünkü tüm evrene sahip olmuştur ve kendi cennetini hazırlamıştır.Şu anda sadece içinde yaşamış olduğumuz gezegeni tanımaktayız.Ne var ki evren çok daha büyüktür ve bu evren cenneti de cehennemi de içinde bulundurmaktadır.cennette yada cehennemde yaşamlarını sonsuza dek sürdürecek olan ruhlarımızdır ,artık öz ve baki bedenlerine kavuşmuş olan ruh.Kıyamet gününe kadar evrimini tamamlayamayan, kendini olgunlaştıramayan yani iyi , güzel ve olgunlaştırıcı işleri reddeden ruhlar bu azabı tadacaklardır ve bu ruhlar ki bunlar da ebediyen cehennemde kalacaklardır bir çoğu kıyameti tadacaklardır.
Ruh o gün geldiğinde artık beden değiştirmek mecburiyeti taşımaz çünkü insan beden yaşamında ruh yaşamı gibi sonsuzluğu keşfetmiştir ve ruhlar tek bedende kafeslenmiştir.Bu tüm dinlerin kabullendiği cennet yaşamını ifade etmektedir.Tanrı , Adem e her şeyi öğretmişti ve o cennette yaşamaktaydı.Adem, insanın ilk atası evrenin sahibiydi ve o her bilgiye sahipti. Eğer insanoğlunun ilk örneği adem ise bu insanın her şeyi bildiğini göstermektedir lakin bu bilgisini kullanacak olgunluğa erişmemiştir ve evrende (cennet) olan yaşamı dünya sürgünü ile kısıtlanmıştır.Ne zaman ki ruhlar olgunluğa erişir tüm bilgilerin sahibi olursa işte o vakit cennetini bulmuş olacaktır ilk insan gibi her şeyi bilen bir duruma gelecektir.
?? Her şeyin en doğrusunu bilen Allah tır ??
TOPRAK

HANGİ DÜNYA

HANGİ DÜNYA‘YA ÇALIŞACAĞIZ

Hani derler ya ; ‘’bu dünyaya değil o dünyaya çalışmalıyız,bu dünya fanidir emeğimizi bu fani dünya için harcamayalım falan ... bence bu söylemlerin hepsi fasa fiso,eğer iyice düşünürsek ve geleceğe yönelik bakarsak aslında hangi dünyaya çalışmamız gerektiğini kendimiz idrak edebiliriz.en büyük sorunumuz nedir bizim bilir misiniz? bizim tek sorunumuz aradığımız soruları araştırma yapmak yerine birilerine sormak ve onlardan aldığımız cevaplara anında adepte olmaktır.hiç sorgulamadan araştırmadan hatta ikinci bir şahsa sormadan cevaplara bağlanmaktır.

İşte bu yaptığımız bariz hatalar nelere sebep oluyor bunu görmek zor iş değildir dönüp baktığımızda ilimden fenden uzak kaldığımız yoksulluğa boyun büktüğümüz görülmektedir ve sorunda islama yükleniyor Müslümanlar geri kafalı olarak adlandırılıyor.tabii ki geri kafalıyız bu bizim yapımıza yerleşmiş bir kere ama bunu islamla bağdaşlaştırmak en büyük hata olsa gerek çünkü İslam bize çalışmamızı temiz ve doğru olmamızı emrediyor İslam bize okumamızı ilim sahibi olmazı emrediyor. Allah ın bizden istediği kendine değildir çünkü buna hiç mi hiç ihtiyacı yoktur Allah ın bizden istediği yine bizler içindir bizim huzurumuz refahımız içindir buda demektir ki bu dünya da çalışacaksın yani bu dünya ya çalışacaksın ve rabbim bunun karşılığında sana öteki dünyayı verecek bu nasıl olur demek gerekmez kısaca anlatmaya çalışırsam :

Müslümanlar zengin olursa fakiri de kollar ve zenginlik hakim olur. Müslümanlar üretirse (pc, tv ,cep telf nu vs.)yanlış uygulamaları önler.müslümanlar güçlü olursa yani İslam hakim olursa sorun kalkar Allah ın adeleti yerleşir. Yani Müslümanlar artık bu dünyaya çalışmadan öteki dünyanın kazanılmayacağını anlarsa Allah ın vermiş olduğu ahdi yerine getirir (nur un ala nur ) Allah nurunu tamamlamış olur buda bize öteki dünyanın kapılarını açar
.Şimdi islamın önde gelenlerinden bazıları yanlış bir zihniyet anlayışındadır buda islamiyete büyük darbeler vurulmasına sebebiyet vermektedir. Sadece akli ilimle olmayacağını artık anlamalı ve akli, ilim yanında nakli ilimede yer vermelidirler kur-an ı okumakla ve okutmakla olmayacağını anlamalı ve kur-an nın aygulanmasını sağlamalıdırlar bu kur-an nın ölüler için olmadığını bilemeli bundan en iyi şekilde yaralanmanın yollarını aramaya başlamalılar bu İslam bilginleri.Eğer bunların yaptıkları doğru ise yıllarca bize öğrettikleri gerçeğin kendisi ise sorarım neden İslam dünyaya hakim değildir neden zulum gören hep Müslümanlardır tabi bunlara ufak tefek kılıflar uydurulmuştur.müslümanlar bunun da mükafatını alacak demiş ve geçiştirmişlerdir.peki öte dünya da Allah demezmi ki ;^^ey kulum ben sana nimet in eniyisini aklın en mükemmelini verdim sen neden açlışıp o zulm edenden daha güçlü olmadın neden nimetlerini onlara peşkeş çektin neden yattın benim senn namazına niyazına ihtiyacım yoktu ama sen bunlarla meşgul oldun (ha yanlış nalaşılmasın burada çalışmadan yatıp 5 rekat namaz kılıp biraz dua edip sıkışmışya zordaya ne yapsın tabi sadece dua edecek yani dilenecek biraz huzurda olsa bunların üçte birini bile yapmayacak olana diyorum gerçek İslam mücahitlerine değil)neden ilim edinmedin neden bu zenginlikleri kullanmadın ^^ama yok biz hiçbir zaman ders almasını bilmedi koyun gibi güdülmeye birilerinin peşine takılıp gitmeye razı olduk bunu doğru bildik .
İşte bizim sorunumuz bu bu dünyaya çalışmamak yada bu dünyaya çalışmak derken aklımıza sadece para mal mülk biriktirmek gelmektedir. Oysa ki bu dünyaya çalışmanın nasıl olacağını tam olarak bilsek ve ona göre çalışsak kurtulacağız öyleki aile ortamında bile belli kurallar hakim olmuş iyi bir iş in olsun sonra iyi bir maaşın namaz kıl oruç tut falan peki bu bencillik olmaz mı ya komşumuz açsa o ne olacak ya bir Müslüman eziyet altındaysa yok bunları düşünmeyiz ha düşünsek te nafile elimizden bişe gelmez çünkü bizler cihadın ruhunu tam olarak idrak edebilmiş değiliz

Sözün özeti el buruni nn de dediği gibi her şeyi Allah bilir deyip geçtik ilme fenne tekonolojiye önem vermdik bunlar dünya uğraşıdır fayda getirmez diyen alimlere riayet ettik bilmedik ki bu alimler bizi hep bağnazlaştırdı bizi topluca aç sefil bıraktı artık bu insanların cübbeleri altından çıkıp gerçek dünyaya gözlerimizi açman ın vakti gelmiştir. Gerçek anlamda bu dünyaya çalışmalıyiz ki geleceğimizi kurtaralım bizim geleceğimiz islamın hakk ın teminatı olmalıdır. Allah ın bizlere vermiş olduğu bu nimetleri en güzel şekilde kullanmalı ve kullandırmalıyız hakkı üstün tutup batılı devirmenin tek yolu islamı yani kur-an ı en doğru şekilde anlamalı ve uygulamaya sokmalıyız sade okunan kur- an nın faydası olmayacağını bunun sadece zaman kaybı olacağını anlamalıyız.
‘’HER ŞEYİN EN DORUSUNU BİLEN ALLAH TIR’’
TOPRAK